TÜrk ahlaki


download 239.4 Kb.
jenengTÜrk ahlaki
Kaca1/5
KoleksiDokumen
a.kabeh-ngerti.com > Astronomi > Dokumen
  1   2   3   4   5

TÜRK AHLAKI



Tarihte yer almış olan büyük milletlerden her biri medeniyetin bir dalında en yüksek noktaya çıkmıştır. Eski Yunanlılar sanatta, Romalılar hukukta, Yahudiler ve Araplar dinde, Fransızlar edebiyatta, Anglo-Saksonlar iktisatta, Almanlar musikî ile felsefede, Türkler de ahlâk da en zirve noktalara ulaşmışlardır.1

Türk tarihi, baştan başa ahlâkî faziletlerin sergilendiği, bugün bile hâla hatırlardan çıkmayan, Asya, Avrupa ve Afrika milletlerini titreten eşsiz şecaat ve cesaretlerinin çok büyük bir ırkî yetenek oluğunda şüphe yoktur. Fakat Türklerin şecaat ve cesaret dışında daha birçok meziyetleri vardır. Meselâ onların mağlup ve mağdur milletlere, onların millî ve dinî varlıklarına dinî ve sosyal bağımsızlıklarını verdiği; fakat bu iyiliklerine karşı mağlup ve mağdur milletler, onların sağlamış olduğu hakları ve imkânları Türklerin aleyhine kullanarak kapitülasyon denilen zincirlerle Türklerin elini kolunu bağlamaya ve onları boğmaya çalışmışlardır.2 Halbuki büyük bir medeniyetin kurucusu ve üç kıtaya hükümran olmuş bu Türkler, her girdikleri ülkede onlara insan haklarını, dinlerinde serbestlik ve uygarlık getirmiştir. Çünkü Türklerin üstün meziyetleri arasında çok yüksek bir zekâ seviyesiyle maddî ve manevî güzellikler, temizlik, dürüstlükle üstün bir teşkilatçılık gibi hususlar da önemli bir yer tutmaktadır. Bugün bile hâlâ, Türklerin terk ettiği ülkelerde medeniyet ve sosyal yaşayışın izlerinin canlılığını koruduğu görülmektedir.

Türk tarihinde Türklerin özellikle duyarlı olduğu iki temel husus vardır: Bunlardan biri ‘dinleri ve ahlâkları’ diğeri de ‘vatan sevgisi’dir. Onların özellikle gelişme ve yükselme dönemlerinde temel yönlendirici olarak sağlam bir inanç, köklü bir ahlâk üzerine dayandıkları görülür. Bu inanç ve ahlâkın zayıfladığı zamanlarda da Türk toplumunda çözülmeler baş göstermiş ve koca bir Türk devleti son bulmuştur. Demek oluyor ki, Dünya üzerinde Türk hakimiyetini asırlarca canlı tutan ve hükümran kılan Türklerdeki ahlâk ve karakter üstünlüğü olmuştur.

Türklerin ahlâk ve karakterlerini temsil eden ahlâk alanlarını: ‘Şahsî veya Medenî Ahlâk’, ‘Aile Ahlâkı (Cinsel Ahlâk) ve Toplum Ahlâkı’, ‘Meslek Ahlâkı’, ‘Vatan Ahlâkı (Devlet Ahlâkı) ve Uluslar Arası Ahlâk’ olmak üzere dört başlık altında ele almaya çalışacağız. Çünkü Türk ahlâkında bu sıralamanın Birbiriyle çok sıkı bir ilişkisi vardır.
1) Şahsî Ahlâk Yahut Medenî Ahlâk
Şahsî ahlâk, ferdî ahlâk demek değildir; çünkü fert kişiliği yönüyle ahlâka konu olamaz. Şahsî ahlâkın esası, insanın gerektiğinde ferdiyetini şahsiyetine feda etmesidir. Zira ahlâkın amacı ferdiyetler değil, şahsiyetler meydana getirmek, başka bir ifadeyle, ‘sosyal toplumlarla birlikte ferdî şahsiyetler’3 oluşturmaktır. Eski Türklerde bir kimse bir kahramanlık göstermedikçe bir şahsiyet sayılmazdı; hatta kendisine bir ad dahi konulmazdı. Çünkü eski Türklerde ferdî ruhun da bir değeri yoktu. Ancak toplumsal ve şahsî ruhun dereceleri vardı. Türk kültürünün esası da bu şahsiyete ve şahsiyetin kutsallığına dayanırdı. Buna bağlı olarak ortaya çıkan şahsî ahlâkın, biri olumlu, biri olumsuz iki temel kuralı ve gayesi vardı. Olumsuz olanı, insanın şahsiyetini saygıdeğer tanıyarak ona dokunulmamasıdır. Bu kuralların toplamına adalet ahlâkı da denilir. Adalet de, fertlere hiçbir şekilde tecavüz etmemektir. Cemiyet ve ferde karşı her türlü saldırı adalet ahlâkını ilgilendirir.

Olumlu olan şahsî ahlâkın kuralı ve amacı ise genel hukuk içinde yer alan görevler ile özel anlaşma ile ortaya çıkan görevleri kapsar. Bunların hepsi de Türklerde ferdî şahsiyetin kutsallığına dayanır.4 Çünkü eski Türklerde Gök Tanrı “Sulh Tanrısı” olduğu gibi, aynı zamanda, adalet ve şefkat Tanrısı idi. Eski Türklerin dininde, şahsiyeti gösteren bazı semboller mevcuttur. Her insanda Yakut Türklerine göre, ‘Kut (Kuvvet)’5 denilen ruh bulunur. Bu nedenle, insanın kutlu olması, keramet ve şahsiyet sahibi olması demektir. Bu bağlamda, mademki şahsiyet kutsaldır; o halde, şahsiyete sadece saldırmamak yetmez, aynı zamanda ona sevgi ve saygı da göstermek, yardımda etmek üzerimize düşen bir borçtur. Bu nedenle Türk ahlâkında kan dökmek, insanlara, esirlere ve kölelere kötü muamele6 hiçbir zaman hoş karşılanmamıştır. Türk şefkat ve merhameti, sadece insanlara karşı değil, aynı zamanda7 hayvanlara ağaçlara, hatta bitkilere karşı şefkat ve merhamet göstermişler; bunu sadece lafta bırakmamak için de birçok vakıflar, hanlar, hamamlar, köprüler, imaretler ve kervansaraylar inşa ettirmişlerdir.

Türk ahlâkında savaşta adam öldürmek zorunlu bir durumdur; fakat esirlere iyi ve insanca davranmak da değişmez bir görevdir. Savaş esnasında şahsî ahlâkın bazı ilkeleri vatan ahlâkı için feda edilmektedir. Çünkü savaş anında da olsa kan dökmek insan vicdanını sızlatmaktadır. Çünkü Gök Tanrı, sulh tanrısı olduğu gibi, aynı zamanda, adalet ve şefkat Tanrısıdır da.

Savaş anında vatanın kutsallığı, şahsiyetin kutsallığına uyduğundan, sadece “ferdî hayatın dokunulmazlığı” kuralı sarsılmış olmuyor; aynı zamanda, ‘ferdî mülkiyetin dokunulmazlığı’ da sarsılmış olmaktadır. Savaşta bütün millet tek vücut, tek aile, birlikte katılma şuuruna hakim olması sebebiyle, savaş da yoksulluk da artınca, ferdî mülkiyete saldırı da artmış oluyor. Savaş ticareti çok büyük haksız kazançlar elde edilmesini sağladığından toplumun ekonomik ve ahlâkî kuralları da sarsılıyor.8

Türk ahlâkında şahsî ahlâkı bozan ve ona zarar veren bazı olumsuzluklar vardır. Bunlar vurguncu tüccar, sarhoşluk ve serkeşlik, kumar ve kötü alışkanlıklar. Türk insanı bu kötü huyları İslâm öncesinde de İslâm’ı kabul ettikten sonra da hoş karşılamamıştır. Zaten İslâm bunları haram kılmış ve insanların uzak durması gereken kötülüklerden saymıştır. Aslında bu kötü alışkanlıklar Türklere yabancı kültürlerden geçmiştir. Meselâ akşamcılık ve içki bize İran’dan, İran’ın Cemşîd ayinlerinden, alemlerinden geçmiştir. Kumar ise, Avrupa’nın gazinolarından gelmiştir. Hırsızlık, dolandırıcılık, yankesicilik, sahtekârlık, tefecilik Türklerce bilinmeyen şeylerdir. Bu tip vakalar daha ziyade azınlıklardan, Türk olmayan unsurlardan, o günkü Rumlardan, Ermenilerden, Bulgarlar ve devşirmelerden kaynaklanmaktaydı.9 İnsan ve hayvan cellatları bile bu milletlerden çıkardı.10

Calaud Farrére Türklerin şahsiyet ve meziyetlerinden bahsederken şu hususları özellikle vurgulamaktadır: “Türk erkeği içki içmez (Ermeni ve Rumlar hariç), ne bira, ne şarap ve başka alkollü içki. Bu nedenle karı-koca arasında kavga döğüş olmaz, dayak görülmez, gözyaşı akmaz.”11 Buna karşılık azınlıklardan o günkü Ermenileri C. Farrére yahudi sıfatıyla niteliyor ve onların: “öylesine vahşî, kan içici. Ermeniler tarafından ezilen gerçek İsrailliler, Doğu’da resmen açlıktan ölmektedir.”

Namuslu birer müslüman olan Türkler, tefecilik bilmezler, faiz dince zaten yasaklanmıştır. Fakat bu insanlar tefeci Ermenilerce alabildiğine soyulmuş, adeta derileri yüzülmüştür.12 Müslüman Türkler arasında şahsî ahlâkı bozucu unsurlara karşı insanı en etkili koruma yolu olarak Kur’an ahlâkı görülmüştür. Çünkü İslâm’da şahsiyeti ruhun meydana getirdiği, onun ulûhiyet güneşinden ışık almış olduğu ayetle belirtilmektedir. “Sonra Allah onu düzeltip tamamladı ve bizzat kendi kudretinden ona ruh verdi...”13

Başka bir ayette: “İnsanoğlunu mükerrem kıldık”14 buyrulur. İşte bu Kur’anın kazandırmış olduğu şahsiyet sayesinde insan yeryüzünde Allah’ın vekili, temsilcisi olarak tanınmıştır. Bu nedenle “şahsiyet, İlahî kaynaktan gelen bir esim, uluhiyetin insanlığa bağışladığı yüksek erdemlilik, Allah’ın insanlara bıraktığı kutsal bir emanet ve vekilliktir.”15 Bundan da anlaşıldığına göre şahsiyet, ferde dıştan ve insan üstü bir kaynaktan verilmiştir. Din ise varlıkları kutsal ve kutsal olmayan diye iki kısma ayırmıştır. Tanrı ve O’na dayanan her şey kutsal, diğerleri ise değildir.

Eski Türklerde insan bir fert olduğu için değil, bir şahsiyet olduğu için değerlidir ve saygıya lâyıktır. Bu nedenle “bir Türk başlı başına bir millettir.16 “Türkler hayatlarını teşkilatlandırmakta gayet akıllı ve mahirdir”17 Önceleri toplumcu şahsiyetler olduğu için toplumlar kutsal sayılırdı. İş bölümü Türk toplumunda yaygınlaştıkça ferdî şahsiyetlerle birlikte fertler de kutsal tanınmaya başlandı.18 Böyle bir şahsiyet, insanın medenîleşmesi, ferdin şahsiyet kazanmasıyla geçerlidir. Bu da ferdin şahsî ahlâka gereği gibi uymasıyla, yâni gerek kendi şahsiyetini, gerekse başkalarının şahsiyetini saygıdeğer tanıması ile mümkün olur.

Türkler çok namusludur; vefakârdır; dürüsttür; katı görünüşlüdür belki; ama zayıflara ve iyi insanlara karşı inanılmayacak kadar yumuşaktır.19 Yine Türkler her işlerini bizzat kendileri yaparlar; içleri, dışları birdir; içinden pazarlıklı değillerdir; iyi karakterli ve merttirler; boş işlerle meşgul olmazlar, öyle kâğıt vs. gibi oyunlara ayıracakları pek vakitleri de yoktur; az uyurlar, en az zevk aldıkları şeylerden birisi de yemek yemektir; bunun için az yerler,20 bir kere sevdiler mi tam severler; sevgilerini her hareketlerinde, her sözlerinde açığa vururlar.21 Türklerin asla hoşlanmadığı ve hoş karşılamadıkları diğer hususlar ise, yalakalık, ikiyüzlülük, riya, söz getirip götürme, büyüklenme, başkalarının malına, ırzına, namusuna, canına göz dikmek ve yapılan bu işleri kitabına uydurarak helâl saymaktır.22

Türkler az konuşmaktan hoşlanır; ne kadar az konuşurlarsa da çevrelerinde o kadar fazla saygı uyandırırlar. Çünkü onlar dünyanın en geniş yürekli ve en sakin ve ağırbaşlı insanlarıdır; lüzumsuz telaşlanmaz ve tecessüs göstermezler; soğukkanlı; ama tedbirli; öyle lüzumsuz bağırma patırtı yapmazlar; çalışkandırlar; ağır ve yavaş hareket eder; bu ağırlık ciddiyetleri ve kendilerine olan özgüvenden kaynaklanır, kendilerinde doğuştan gelen bir disiplin ruhu mevcuttur.23
2) Aile ve Toplum Ahlâkı:
Türkler aileye ve aile hayatına çok büyük önem vermişlerdir. Aile baba hakimiyetine dayanmakla beraber, kadının da ailede çok büyük bir yeri vardır. Kadın aile içinde erkeğin haklarına yakın, hatta bazı konularda onun haklarına eşit haklara sahiptir.

Eski Türklerde aşiret devrinde klanı temsil eden “sosyal aile” mevcuttu. Çeşitli aşiretler bir kavim devleti şeklinde birleşince ‘ev’ de sosyal aile özelliğini almış oldu. Ailenin bu şekline ‘ocak’ denir. İslâm öncesi Türk ailesinde biri atanın, biri büyükbaba ve annenin olmak üzere iki ‘man’ barınırdı. Aile fertleri Aile Tanrısı ile birlikte bir de Tanrı ve dişi Tanrı’ya ibadet ederlerdi. Doğu Türklerinde hâlâ ateşin sönmemesine dikkat edilmesi bundandır. Bu ateş eski Türklerde atalarının daima canlı olan ruhu, ailenin görünen sembolü, hem de mabudu durumundaydı. Onun içindir ki, bir insana en büyük beddua, ‘ateşi sönesice’, ‘ocağı sönesice’, ‘ocağın tütmesin hemi’ dir. Aile ocağının ateşine ‘od ata’ denilirdi. Bu ateşi iki ruh taşır ki bunun anlamı eski Türklerdeki aile, baba ile birlikte ana soyuna da aynı değeri veren eşit haklara dayalı bir ailedir. Eski Türk ailesinde ailenin özel hakları baba ile ananın ortak kişiliğinde bulunur. Bu haklar esas itibarıyla ‘od ata’ ile ‘od ana’ya ait olup, karı ile koca bu haklara onlara vekaleten sahip olurlardı. Hakan ile Hatun da “Ay ata’ ile “Gün ana” nın vekili ve temsilcisi oldukları için kamu haklarını kendilerinde toplarlardı. Çünkü eski Türk inancı ve töresine göre, ‘Ay ata’ ile ‘Gün ana’ evrenin; ‘Hakan’ ile ‘Hatun’da insanlığın hakanı ve kraliçesi durumundaydı. Bu nedenle hükümet tarafından çıkarılan emirlerde ‘Hakan ile Hatun emrediyor ki...’ şeklinde ilân edilir; elçiler ikisinin huzurunda kabul edilirdi.24

Eski Türklerde esas olan tek kadınla evlenmektir. Çünkü Türklerde her evlilikten yeni bir ev, yeni bir aile yuvası oluşur. Evlenmek ev-bark sahibi olmaktır. Evlenen genç babasının ve anasının malından miras payı alarak ayrı bir ev kurardı. Kadın da çehizini bu yeni eve getirirdi. Bu nedenle Türklerde iç güveylik yoktur. Çünkü Türkler bu evliliği töre nikahıyla gerçekleştirirlerdi. Töre nikahı da ancak kendi ‘il’inden alacağı asil bir kadınla olurdu. Bu ilk töre nikahı ile evlenen kadınlar ‘hatun’ yani prenses idiler. Türkler töre gereği İl’in içinden, soyun dışından evlenmek zorundaydı. Soylu bir kadın, ancak İl içinde olan bir kadındı. Soylu kişinin, soylu eşi ancak bu İl’den olduğu zaman soylu olabilirdi. Türk ailesinde hem ana, hem de baba soyuna önem verilirdi. Bu ikili aynı zamanda ailenin gerçek yasal sahipleridir. iki taraflı bu asalete sahip olamayan hem ana, hem baba tarafından Türk olmayan birisi saltanat hakkına sahip olamazdı. 25

Eski Türklerde tek kadınla evlilik esas olmakla beraber, fetih zamanlarında töreye aykırı, töre nikahı yapılmaksızın alınan ve ‘kuma’ adı verilen kadınlarla da evlenilirdi. Bu durumda evin gerçek sahibi ve erkeğin hayat ortağı olan yalnızca ilk kadındır; o hatundur; o anadır; onun çocukları mirastan eşit hak sahibidir. Daha sonra aileye katılan kumalar ise ‘odalık’ niteliklerine sahip, ilk kadının emri altında, dinî ve hukukî yeri bulunmayan, çocuklarının kendisine ana diyemediği ve ancak teyze diyebildiği, doğurduğu çocuğun mirastan daha az pay aldığı, ilk kadının çocuklarıyla hiçbir şekilde eşit olamayan bir hanımdır.26 Bu nedenle, kadınlar mecbur kalmadıkça bir kadının üstüne kuma olarak gitmezlerdi.

Eski Türklerde ‘Seyyib’ adı verilen klanlarda aile, çok zayıf bir bağa sahip olup, bunlar çeşitli haklarını korumaktan tamamen yoksundu. Bunlar bir çeşit ‘tabii aile’ konumunda idi. Din, ahlâk ve hukuk açısından zorlayıcı kurallara sahip olmadıklarından kurumsallaşamamışlar ve sosyal aile statüsüne ulaşamamışlardır. Böyle bir ailede karı-koca ve çocuklardan meydana gelen bu topluluğun bir adı bile yoktu. Bu toplumlarda fertler arası ilişkiler çok zayıf bir vaziyette bulunuyordu. Önceleri evin reisi ve egemen olan babadır; sonra çocuklar bağımsızlaşınca, güç onların eline geçer. Bu ailede evlilik klan dışından olur. Hiçbir ‘Yakut’ bağlı olduğu klan içinden evlenemez.27

Aile topluluklarında şahsî ahlâkın gelişmesinde en önemli rolü oynayan cinsel sağlıktır. Klanın şahsiyeti, fertlerde, özellikle de kadınlarda ortak bir toplumcu şahsiyet şeklinde oluşunca, bu oluşum bir çeşit şahsî ahlâkın ortaya çıkmasına neden olmuştu. İşte bu şahsî ahlâk cinsel ahlâk da dediğimiz şeydir. Kutsal sayılan şahıslara yaklaşma ve onlarla ilişki kurmak ahlâkça hoş görülmez. Her kutsal olan şahsiyet sahibi için bunlara fertler (şahıs olamyanlar) yaklaşıp dokunamazlardı.

İslâm dini, babanın kontrolü altında cinsel ahlâka (şahsiyetlerin tam olarak gelişmişliği esasına) uygun yeni bir İslâmî aile kurmuştur. Bu ailenin kökü, önce şahsiyetlerin bağımsızlığı, kan bağına dayanan, şahsiyetlerin kutsallığı esasına dayanmaktaydı. İslâm dini, erkeği de kadını da eşit şekilde yasaklardan kaçınma noktasında yükümlü tutar. İslâm dini kadınla erkek arasında ahlâkî yönden tam bir eşitlik kurduğu halde, hukuk açısından ise Onları Arap alışkanlıklarından büyük ölçüde uzaklaştırmayı başarmıştır. Ancak İslâm dini gerçek gelişim ve açılımını ahlâk üzerinde ortaya koymuştur.28

İslâmiyet, kadın ile erkeğin evliliği sonucu bu iki tarafı biri birine mirasçı yapmış, karı ile kocanın arasında dinî ve hukukî bir bağ meydana getirmiştir. Evliliğin kutsallık kazanmasını İslâm dini sağlamış ve karı ile kocanın birleşik bir şahsiyet oluşturduğunu ortaya koymuştur.

İslâmdan önce Türk kadınlarında örtünmenin bulunmaması, Türklerin o zamana kadar, hem baba-üstün, hem de bilgeli bir dinden uzak kalmalarının bir sonucudur.29 İslâm’ın ilk dönemlerinde, peçe, yaşmak gibi örtünmeler olmadığı gibi, haremlik, selamlık diye evlerde ayrı dairelerde yoktu. Bu tip adetler ataerkil aile tipleri sürecini yaşamış İranlılarla Rumlardan Türklere geçmiştir. Bu uygulamalar ekonomik ve sosyal uygulamalar nedeniyle de daha ziyade şehirlerde yaygınlaşmıştı. Köy ve kasabalardaki kadınlar ise, İslâm’ın ilk yıllarındaki temiz, nikahlı ve bekâr kadınlar gibi, sadece başörtüsünü yeterli görmüşlerdi.

Şahsiyetli ahlâkın erkeklerden olduğu gibi kadınlardan da istediği iffet, temizlik ve inceliktir; çünkü kadınların ciddi ve onur sahibi olmaları önemli bir vazifedir. Cinsel ahlâkta esas olan kadın ve erkeğin incelik, utanma duygusu, iffet ve ismetini korunmada sağlam olması ve ödün verilmemesidir.30 Bunun dışında kalan âdet ve alışkanlıklar değişebilir. Ahlâkî davranışın fâili olan şahıslar kutsal olunca, her kutsal şey gibi, hiçbir kimsenin onun kişilik haklarına dokunmaması gerekir. Bu hakların korunmasına hem erkekler, hem de kadınlar uymalıdır. Çünkü her iki şahsiyet grubunun hakları kutsaldır.

İslâmî ailenin getirdiği yenilik sadece mirasta yeni haklar sağlanması değil, bunun dışında kadına üzerinde sadece kadının tasarruf edebileceği para veya mal olan ‘mihr(mehir)’, kadının istemediği erkekle evlendirilmemesi, iffeti korumayı esas alarak üvey ana ile evliliği yasaklaması, cahiliye döneminde mevcut olan ve birtakım nikâh adını taşıyan adetleri kaldırarak31 onun yerine iki tarafın özgürce ortaya koyduğu bir sözleşme olan nikaha bir kutsiyet kazandırmış olmasıdır. İslâm kadına birçok haklar sağlamıştır. Bunlardan biri de kadının istemediği birisiyle zorla evlendirilmeye kalkışılmasını engellemesidir. Hz. peygamber, kadın rızasının olmadığı bir evlilikte, nikahın da olamayacağını beyan etmiştir.32

İslâm Dini, ailenin haklar açısından devamını sağlıklı bir şekilde sürdürülmesi için, erkeğe ve kadına bir takım haklar ve görevler yüklemiştir.33 Evlilikte devamlılığı sağlamak için, geçici evliliği de kaldırmış ve işe devamlılık kazandırmak için bir takım ön tedbirlere müracaat etmiştir. Sağlam bir evlilik temelinin atılabilmesi için öncelikle eşler arasında maddî ve manevî denkliğin (küfüv) olması istenmiştir. Denklik daha ziyade manevî olgunluk ve ahlâka ortaya çıkmaktadır. Zira aile mutluluğu iki tarafın ahlâken ve manen uyuşmasına bağlıdır. Ahlâkî ve manevî denklik esas olmakla beraber, eşler arasında ayrıca yaşça, malca, fikir ve bilgice, aile ve milletçe, mizaç, seciye, soy, iyi ahlâk, iffet, fazilet, sıhhat ve güzellik yönlerinden de bir denkliğin olması, dikkat edilmesi gereken hususlardır.34 Çünkü yürümeyen bir ailenin çözülmesi, boşanma, Hz.Peygamberin ifadesiyle “bozuklukların en hoş olmayanı”dır; fakat bu yol hoş görülmese, arzulanmasa bile ihtiyaç ve zorunluluklar sebebiyle serbest bırakılmıştır.
  1   2   3   4   5

Share ing jaringan sosial


Similar:

TÜrk üRÜnleriNİn yurtdişinda markalaşmasi, TÜrk mali imajinin yerleşTİRİlmesi...

1 Türk-İslam tarihinde bilimsel faaliyetlerin sürdürülmesine önem...

İlk müSLÜman türk devletleri

İslamiyet Öncesi Türk Devletleri

TÜrk adinin anlami ve kökeni

Türk Sineması’na Genel Bir Bakış

EĞİTİMİn tarihsel temelleri ve TÜrk eğİTİm tariHİ

EĞİTİMİn tarihsel temelleri ve TÜrk eğİTİm tariHİ

TÜrkleriN İslamiyeti kabulü ve ilk müSLÜman türk devletleri

XV. YÜZyil osmanli dönemiNİnde türk mûSİKÎSİ Dr. Bayram akdoğAN* GİRİŞ

Astronomi


Nalika Nyalin materi nyedhiyani link © 2000-2017
kontak
a.kabeh-ngerti.com
.. Home